Bu Yazıyı Paylaşın
Şimdi, hepimizin görevi, “ateşin düştüğü yerdeki” ailelere eşlik etmek, onların adalette teselli bulma mücadelesine destek olmak ve kendimizi çocuklara daha çok adamak.
Kartalkaya’da 36’sı çocuk 78 kardeşimizi kaybettiğimiz otel yangının üzerinden 10 gün geçti. Ateşin yaktığı ailelerin evlerindeki acı bulutu giderek yoğunlaşarak olduğu gibi duruyor. Sanırım bazı şeyleri anlatmak için kelimeler kifayetsiz; tatil sevinci için giden çocukların neşesinin bir evden aniden yok olmasının keskin acısını, başta anneler olmak üzere, ailelerin tüm üyeleri, teyzeleri, halaları, büyük teyzeleri, abileri, amcaları, dayıları, okul arkadaşları, öğretmenleri, şiddeti azalsa da şifasız bir hüzne dönüşerek çok uzun süre hissedecektir. Bizi insan yapan o eşsiz hamurun içinde, dayanırken eğer yere düşen bir cam bardak gibi kırılıp dağılmazsak direnç diye bildiğimiz, içinden dayanışma, zorluklardan, acıdan bir fayda yaratma gibi duygular da kendine yer açacaktır. Beni bu satırları yazmaya iten de yangında ablasının 18 yaşındaki erkek torununu kaybeden sevgili arkadaşım Buket’in “Şükrü biz acıdan yorgunuz ama ‘başka canımız yok’ isimli bir ağ kurduk” diyen sesi oldu. Yangınla ilgili her haberi, çocuklarla ilgili her ayrıntıyı, takip ettiğim tip 1 diyabetli çocuklardan birisi ile karşılaşmak endişesi ile okumuş, sonra herkes gibi ülkemizin karmasına dönmüştüm ama Buket’in acılı paylaşımlarını okuyunca kendimi o evlerin yanında yöresinde dolaşır buldum yeniden.
Her hafta onlarca çocukla, onların gözleri, ruhları, gülüşleri, sevinçleri, sarılışları ile dolu çocuk hekimi dünyam, kayma sevincinden yorgun uykuya dalmış çocukların/gençlerin alevler/dumanlar arasında bir gece ansızın yok oluşundan gelen çığlıklar ile sarsıldı ve çocuklara her zamankinden daha çok sarılmaya, onlar için her zamankinden daha çok şey yapmaya, daha borçlu hissetmeye, onların gülüşlerini özenle, saygıyla koruyan bir dünya için daha çok uğraşmaya söz vererek geçirdim son 10 günü.
Gece gündüz içimde birçok düşünce, ses, anı, bilgi belirdi. Bunlardan bir tanesi 1980 öncesi yılları beni o zamanın kargaşası içinde yitirme korkusu ile geçiren (olmayacak şey değildi) anamın “sana bir şey olursa, kendimi dereye atarım, ben de ölürüm” diyen sesiydi. Bunu söylerken anamın ciddi olduğunu bilirdim ve eğer o yıllarda kendimi biraz sakınmışsam anamın bu sözlerindendir diyebilirim. Çocukların kaybı her aileyi, ailedeki her bireyi çok derinden etkiler ama eğer “paramparça olmak” diye bir şey varsa bunu daha çok anneler yaşar ve aslında daha sonra “iflah olmazlar” diye düşünürüm. Bunu en iyi anlatan filmlerden birisi, kızlarını aniden kaybeden bir ailenin acılarla savruluşunu, babanın bir süre sonra normal hayatına dönerken, annenin gittiği acı diyarından dönemeyişini, kızının hep dönmesini beklerken başına gelenleri anlatan “Parktaki Kız” filmidir. Kaybettiğimiz çocukların sayısının 36 olduğunu okuyunca ise 1 Mart 1958 Cumartesi gün İzmit Lisesi öğrencilerini tatil sevinci ile Gölcük’e götüren Üsküdar Vapurunun fırtınada alabora olması ve 100’den fazla öğrencinin ölmesi aklıma geldi. Bazı haberlerde “Kartalkaya Yangının Kahramanları” arasında yer alan gençlerin öyküsünü de okudum ve onları anlatan çok güçlü bir insanlık belgeseli yapılabilse diye içimden geçirdim.
Şimdi, hepimizin görevi, “ateşin düştüğü yerdeki” ailelere eşlik etmek, onların adalette teselli bulma mücadelesine destek olmak, kendimize hayatla, ülkemizle, yakınlarımızla ilgili dersler çıkarmak, şu dünyanın ve çocukların güzelliğini ıvır zıvırla lekelemeden temiz bir hayat sürmenin peşinden gitmek, onların kurduğu “başka canımız yok” ağının içinde yer almak ve kendimizi çocuklara daha çok adamak.
Kaynak: https://t24.com.tr/ – Şükrü Hatun